
İnteraktif hikâye
Huzme
Z. Ezgi Zümbül@ezgizmbllayasso1- Puan
- 4,2(9 değerlendirme)
- Okunma
- 15 bin
- Son
- 4
- Dil
- Türkçe
Yazarın kaleminden çıkmış, 4 sonlu dallanan bir hikâye.
Hikâye hakkında
Dünyadan kopup karanlığa sürüklendiğinde ait olduğunu düşündüğü yere dönüş için çabalayan bir karakter ve attığı her adım aynı zamanda kendini bulmak adına yaptığı içsel sorgulamalar, her adımda farklı bir yönünü keşfedişi.
Huzme
İlk sayfayı oku
Hikâye böyle başlıyor. İlk seçim senin.
Soğuk ama aralık ayı soğuğu değil, kemiklerime işlemiyor. Rüzgar tenim üzerinde kayarken sanki dalga geçmek için 'Hâlâ yaşıyorsun' diye fısıldıyordu. Gözlerimi açmakta bu kadar zorlandığım başka bir zaman anımsayamıyorum, resmen üst ve alt gözkapaklarım birbirlerine mıhlanmış gibiler. Canım acıyor, tam olarak neremin acıdığını anlayamıyorum. Rüzgar olmasa fizikî bir bedene sahip olduğumu da anlayabileceğimi düşünmüyorum. Benimle dalga geçmese, tıpkı diğer herkes ve her şey gibi, iyi dost olabilirdik rüzgarla. Rüzgar dışında bedenimi okşayan bir şey daha var; gözkapaklarıma ulaşmak için çabalayan ve bu amacına az da olsa ulaşabilen titrek sarı bir ışık. Titrek olduğunu gözlerim kapalı da olsa anlayabiliyorum. Dünya'da şu an sanki rüzgar, ben ve ışık dışında başka hiçbir şey yokmuş gibi, sanki tüm insanlar, hayvanlar, bitkiler yani yaşayan her şey bir anda yok olmuş gibi. Gözlerimi açmaya korkuyorum, ya gerçekten bir yok oluşla yüz yüze gelirsem? Ya gerçekten benden başka hiç kimse kalmamışsa? Gerçi her gün uyandığımda aklımdan geçen düşünce sürüsünün çobanı da bu değil miydi; tüm insanların yok olması? Ama hiçbir zaman bunun gerçek olabileceğini düşünmemiştim çünkü bilirsiniz işte hayatı hayat yapan insanlardır, onlar olmadan hiçbir şeyin anlamı olmaz. Bu düşünce ellerimden tutup bana güven veriyormuş gibi yatağımda uyanacağımdan emin bir şekilde gözlerimi hafifçe araladım. Siyah. Belki gözlerim uzun zamandır kapalı olduğu için bir şeyleri görmekte zorlanıyordum bu yüzden ellerimle hafifçe ovuşturdum ki 'Hadi harekete geçme vakti, uyanıyoruz.' mesajı daha çabuk bir şekilde beynimden gözlerime iletilsin. Tekrar açtım gözlerimi, bu sefer net bir şekilde odamın tavanını göreceğimden emindim ancak yine siyah renk karşıladı beni. Sanki üstüme siyah bir çarşaf örtülmüş gibi. Öldüm mü acaba düşüncesi beynimi ufacık da olsa gıdıklarken kahkaha attım. Ellerimle uzanmakta olduğum yeri yokladım, sert ve soğuk. Acaba çok içmiştim de bir sokakta yerde mi uyuyakaldım? İmkansızdı, en az 2 yıldır alkollü hiçbir içeceği tüketmiyordum. Kollarımdan destek alarak oturur pozisyona geçtim. Karşımda titrek ışığıyla tek başına dikilen sokak lambası artık yalnız olmadığını fark etmiş de bana selam veriyormuş gibi ışığını ufak aralıklarla üç kez titretti. Sokak lambası dışında bir şeyler, bir hayat belirtisi görmek adına çevreme bakındım ama nafile, hiçbir şey yoktu. Bir çiçek dahi yoktu! Anksiyetem yavaşça beynimi ele geçirmeye başlamıştı, her bir nöronuma işlediğini ve böylece sadece beynimi değil tüm organlarımı kontrol etmeye başlayacağını hissetmiştim. Psikoloğumun dediği gibi nefesime odaklanmaya çalıştım ama her kime inanıyorsanız onun aşkına, hangi insan benim düştüğüm bu durumda olsa nefesine odaklanabilir! Buda'yı getirseniz bile Tek Yüce Gerçek öğretisine tutunup telaşlanmadan trans halinde kalabileceğini hiç düşünmüyorum. Ayrıca insana güven aşılayan güneş yerini uçsuz bucaksız bir karanlığa bırakmış ve bu insanın içine işleyen karanlığa karşı tamamıyla yapayalnız olduğum hissini besliyor.
Uzun zamandır kimsenin sesini işitmemiş hatta kendi görevini bunca zaman az da olsa yerine getirdiği için takdir edilmemiş olan sokak lambasına bakarak 'Teşekkür ederim' diye fısıldadım. Her zaman her şeye teşekkür eden ve özür dileyen birisi olmuştum bu nedenle de insanların çoğu beni çok garip bulurlardı ama bence hepsinin öğrenmesi gereken bir meziyet teşekkür etmek ve özür dilemek. Sokağın durumuna bakarsak artık bunun bir önemi kalmamış gibiydi, sonuca çabuk atlıyor da olabilirdim gerçi. Acıyan yerimi önemsemeden - hâlâ tam olarak neresinin acıdığını kestiremiyorum - ayağa kalkmaya çalıştım. İlk denememde başarısız oldum ve çok sert olmayan bir şekilde yere düştüm, tekrar ellerimi iki yanıma koyarak kendimi kaldımayı denedim ama bacaklarım beynime karşı çoktan beyaz renkli isyan bayrağını çekmiş gibi hareketsizlerdi. Sakat kalmış olabileceğim fikrinden korkarak sağ bacağıma güçlü bir yumruk attım. Acıyı hissedebildiğimi görünce ayağa kalkmak için tekrar hamle yaptım ve bu sefer başarılı oldum. Işığın altında vücudumu inceleyebilmek adına sokak lambasına doğru titrek adımlar atmaya başladım. Tam dokuz adım sonra lambanın soğuk demirden yapılmış çirkin koyu yeşil bedenini avuçlarım arasına aldım ve bu kadar kısa bir yolun beni yormuş olmasına şaşırarak etrafıma bakındım. Elbette hiçbir şey değişmemişti, her yer karanlıktı ama ışık sayesinde birkaç metre uzağı seçebiliyordum. Betondan bir ormanın arasında düşmüş gibiydim gerçekten, tek gördüğüm distopya romanlarını andırmakta olan gri binalardı. Belki kendime geldiğimde etrafta ne var ne yok diye bir keşfe çıkabilirdim ama şu an vücudumda gezinen ağrının kaynağını bulmak istiyordum. Sarı ışığın altında ellerimden başlayarak her yerime dikkatli bir şekilde bakındım, herhangi bir anormallik yoktu. Sanırım buraya gelirken - belki de başkaları tarafından getirildim - vücudumu zorlayacak bir şey yaptığım için de acıyor olabilirdi. Her şey mümkündü şu anda çünkü hiçbir şey hakkında bir bilgim yoktu. En azından hangi sokakta olduğumu bilsem biraz da olsa başıma neler geldiği hakkında fikirler üretebilirdim ancak bir anda yuvasından alınıp teraryuma konulup 'Yaşa bakalım yeni yuvanda' denmiş gibi hissediyordum. En azından teraryuma konulan karıncalar şanslıydı: Yiyecekleri ve dost olabilecekleri yeni karınca bireyleri olurdu teraryumda. Ben ise bomboş bir yere, hiçbir hayati eşyam veya malzemem olmadan konmuştum. Sahi kaç saattir ne yemek yiyordum ne de su içiyordum, en son dün - bana göre dün, kim bilir kaç gün geçti bu lanet yerde - akşam yemeği yediğimi hatırlıyorum. Çevremdeki gri dışında bir renge sahip olan ve sanırım şimdilik tek dostum olan sokak lambasına dönerek 'Nasıl hayatta kalacağım burada?' diye sordum, lambadan işitebileceğim bir şekilde cevap gelseydi kesinlikle aklımı yitirdiğime bu yüzden de akıl ve ruh sağlığı hastanelerinden birisinde olduğuma ikna olacaktım fakat sessizliğin içerisinde sarı ışığını hafifçe titretmekle yetindi.
Bedenim o kadar yorgundu ki beynime sürekli ağrı sinyalleri gönderiyordu. Bedenimi hayal kırıklığına uğrattığımın bilincinde olarak hakkında hiçbir şey bilmediğim ve kendimi güvende hissetmediğim bu yerde ne yapacağımı bilemez bir halde ayakta dikiliyordum. Uyuyup güneşin doğmasını ve etrafın aydınlanmasını bekleyebilirdim veya bu karanlıkta büyük bir risk alıp ne ile karşılaşacağımı bilmeden etrafı keşfe çıkabilirdim. Akıllıca bir karar almak istiyordum ama şu durumda bunun pek de mümkün olmayacağının az da olsa farkındaydım.

