İçeriğe geç
Gerçeğin Peşinde

İnteraktif hikâye

Gerçeğin Peşinde

Gökçe Üstündağ@gokceustundag
Puan
4,7(86 değerlendirme)
Okunma
15 bin
Son
8
Dil
Türkçe

Yazarın kaleminden çıkmış, 8 sonlu dallanan bir hikâye.

Hikâye hakkında

İçine kapanık ve yalnız bir karakter olan Fikret, ikiz kardeşi Hikmet'in intiharıyla adeta yıkılır. Kardeşiyle bir daha iletişim kuramayacağını düşünen Fikret'in hayatı aldığı bir telefonla tamamen değişir. "Hatıralarınız Silinmesin" adındaki bir program gönüllü olan insanların yapay zekâları cihazlara kopyalayarak ölümlerinden sonra bile varlıklarını devam ettirmelerine olanak sağlamaktadır. Kardeşinin de bu insanlardan biri olduğunu öğrenen Fikret bu cihazı eline geçirir geçirmez o en merak ettiği soruyu sorar. Kardeşi neden intihar etmiştir? Fakat aldığı cevap her şeyi değiştirir. İkiz kardeşi intihar etmemiş, öldürülmüştür. Fikret'in yapması gereken tek şey ise bu cihazla beraber gizemli katilin izini sürmektir.

Gerçeğin Peşinde

İlk sayfayı oku

Hikâye böyle başlıyor. İlk seçim senin.

Elime tutuşturulan şeffaf poşete şaşkınlıkla baktım. "Bu kardeşinizin eşyaları."

Ölümünden sonra bile bana bir şeyler bırakmıştı. İçinde kısa hikayelerine dair yazılarının olduğu küçük bir not defteri, henüz tamamlanmamış cep boyutunda olan Oğuz Atay'ın bir kitabı, kısa bir alışveriş listesi ve de kartvizit. Tek yabancı olan buydu. Kartvizit. Üzerindeki yazıyı okudum. "Hatıralarınız Silinmesin."

Kendi kendime tekrarladım. "Hatıralarınız silinmesin." Bu ne kadar da kardeşime uyan bir cümleydi. Daha farklı bir açıklama bulma umuduyla kartviziti inceledim. Oldukça sadeydi. Bu yazı dışında ufacık bir notla bir telefon numarası paylaşılmıştı. "Lütfen bu numarayı arayın," diye yazıyordu notta. Şaşkınca etrafıma bir işaret bekler gibi bakındım. En sonunda emniyetten çıktım ve en yakınımdaki banka oturarak numarayı çevirdim. İkinci çalışta açıldı. Sanki aradığım kişi beni telefon başında bekliyordu.

"Başınız sağ olsun Fikret Bey."

Şaşkınlıkla telefonu kulağımdan çektim ve aradığım numaraya dikkatle baktım. Bilmediğim bir numara nasıl olur da beni tanırdı? Telefonu tekrar kulağıma götürdüm ve tedirgin olmuş bir şekilde sordum. "Siz kimsiniz?"

Telefonun diğer ucundaki erkek sesi mekanik bir şekilde cevap verdi. "Size atacağımız konuma gelebilir misiniz? Kardeşinize ait bir emanetiniz var."

Panikle karakola baktım. Çok da özgüvenli çıkmayan sesimle konuştum. "Bakın, bu şaka hiç hoş değil. Ayrıca şu an karakoldayım yani istersem sizi..." Şaşkınlıkla telefonu kulağımdan çekip ekrana bakakaldım. Kapamıştı. Korkusu yoktu ha? Eğer bu bir cinayet vakası olsaydı her şey daha açık görünebilirdi ama ne yazık ki ortada bir katil varsa o da kardeşimdi. Tabii, kendi canına kıymak cinayet sayılırsa. Peki o zaman bu telefondaki gizemli kişi kim olabilirdi?

Telefonum titredi. Adres mesaj olarak gelmişti. Acaba yalnız gitmemeli miydim? Ardından kendi kendime güldüm. Sanki birlikte gideceğim bir dostum vardı da. Belki kardeşime ait alacak-verecek davası ya da gerçekten hoş olmayan bir şakaydı bu. Sonuç ne olursa olsun gitmediğim sürece içim hiç rahat etmeyecekti. Hem ne vardı canım, üç otobüs değiştirerek istedikleri konuma ulaşmış olacaktım. Kendimi ikna etmem kolay olmayacaktı. O yüzden ikna olmayı beklemeden yola çıktım. Kardeşim Hikmet her zaman çok düşündüğümden yakınırdı zaten.

İstedikleri semte ulaştığımda telefonumdan konumu açtım. Güzergahı takip ettiğimde kendimi ıssız bir deponun önünde buldum. Zeki olmaya gerek yoktu. "Bekle kardeşim Hikmet, ben de galiba bugün yanına geliyorum."

Deponun kapısı açıktı. İçeriye girerken korkumu belli etmemeyi umsam da titreyen bacaklarım ilk saniyeden bana ihanet ettiler.

İçeride kimse yoktu. Yerde sadece küçük bir paket vardı. Telefonum bir daha çaldı. Bu, o numaraydı. Telefonu açarak sessizce karşı tarafın konuşmasını bekledim.

"Paketi gördün mü?"

"Bomba mı bu?" Evet, sorunun ne kadar saçma olduğunu biliyorum. Bomba olsa bunu bana söyler miydi sanki? Bu hırsızın kapıyı vurması gibi bir şeydi ama hangimiz korkarken saçmalamayız ki?

"Poşete doğru yürü. İçinde kardeşine ait bir şey var."

Dediğini yaptım.

"Paketi aç. İçinden bir cihaz çıkacak. Üzerindeki oynatma tuşunu göreceksin."

"Peki ne için bu?"

"Gerisini sana kardeşin anlatacak."

"Ne? Bir dakika. Alo, alo." Telefon kapandı. Cihazı çıkardım. Neredeyse elim büyüklüğündeydi. Telefonda söyleneni yaparak tuşa bastım.

Sessizlik.

"Ee... Merhaba?"

Bu Hikmet'in sesiydi. "Hikmet?" dedim şaşkınlıkla. Ondan bir cevap beklerken telefonuma gelen mesajla yerimden sıçradım.

"Tebrikler! Merhum Hikmet Kalaylar'ın kaydına ulaştınız. 7 Haziran 1972 yılında doğmuş olan Hikmet Kalaylar kurumumuza başvurarak ölümünden sonra da var olmak istediğini bize belirtti ve 53. deneğimiz olmaya hak kazandı. Elinizdeki ses kaydında konuşan kişi, üzülerek söylüyoruz ki Hikmet Kalaylar'ın kendisi değildir. Elinizdeki cihaz Hikmet Kalaylar’ın ölene kadar biriktirmiş olduğu anılardan oluşan verileri içermektedir. Tüm bu anılar Hikmet Kalaylar'ın algıladığı kadardır. Çünkü veriler beynine takılan çiplerden elde edilmiştir. Beyin fonksiyonları sona erene kadar çiplerin kaydı devam etmiştir. Kendisi kaydın size bırakılmasını vasiyet etmiştir."

Cihaza tekrar baktım. Bu sefer telefonu yere bırakıp cihazı elime aldım. Elimden kaçıp gidecekmiş gibi iki elimde tutuverdim. "Sen gerçekten Hikmet misin?"

"Evet ve sanırım şu an buradan konuştuğumuza göre ben öldüm."

Dizlerimin üzerine sertçe oturdum ve iç çekerek öfkeyle sordum. "Neden... neden bana böyle bir acı bıraktın?" Bu ses kaydını bıraktığı için ona daha ağır laflar söylemek istesem de söyleyemedim. Bir ölüyü küstürmek istemezsiniz.

"Sanırım gerçekten ölmek istemedim."

"Hey, bu ses kaydı, çipler falan çok mu pahalıya patladı söylesene," dedim onu eğlendirmeye çalışarak.

Yapay zeka da olsa gülmesi komikti. "Her zaman son söyleyeceğini ilk söylersin zaten."

"Tamam o zaman," dedim iç çekerek. "Neden intihar ettin?"

"İntihar mı?"

"Evet, intihar."

"Son anıma kadar intihar ettiğimi hatırlamıyorum. Hayır, bu imkânsız. Son hatırladığım şey, katilin beni öldürmeye çalışması."

"Katil mi? Nasıl? Kim... Kim yaptı bunu sana?"

Cevap gelmedi. "Hey bozuldun mu?" diyerek sertçe cihaza vurdum.

"Sanırım isim analizi yüklenmemiş olmalı. Tek hatırladığım tanıdığım biri olduğu ama ne ismini ne de nereden tanıdığımı biliyorum. Yüzü bile gözümün önüne gelmiyor. Bulanık bir siluet hatırlayabiliyorum sadece."

"Seni kimin öldürdüğünü hatırlamak zorundasın!" Cevap gelmeyince sakin olmaya çalışarak tekrar konuştum. "Peki o zaman. Üzerinde ne vardı? Yani... şey..." Devam edemedim.

"Katilin mi?"

Görmeyecek olmasına rağmen başımı salladım. Bir yapay zekâ ne kadar iç çekebilirse o kadar iç çekti. "Düşünelim bakalım. Sanırım güzel bir renkti. Yani onu ilk senin üzerinde gördüğümde beğenmiştim."

"Benim mi?" Hayır, hayır, hayır! Ortada çok büyük bir hata vardı. Bu yapay zekâ tüm anıları ve olan biteni birbirine karıştırıyor olmalıydı.

"Benziyor olabilirler mi?" diye sordum.

"Fikret," dedi sinirlenirmiş gibi. Şimdi aynı ona benziyordu. Canlı Hikmet'e. "Benim ne kadar dikkatli biri olduğumu unutuyorsun sanırım." Ona isimleri ve cisimleri unuttuğu söyleyerek kalbini kıramadım. Ne olursa olsun konuştuğum biricik kardeşimin çipiydi. "Senin gömleğindi. Hani şu gezide giydiğin."

Heyecanla dikkat kesildim. "Kenarlarında kırmızı şerifleri olan gömlek mi?"

"İşte bu. O vardı üzerinde! Katilin üzerinde kırmızı gömlek vardı. Kesinlikle aynı yerden almış olmalısınız."

"Olamaz," dedim çaresizce. "O model Türkiye'de yoktu. Hatırla, kuzenim Esin'in hediyesiydi o. Paris’ten getirmişti." Cevap gelmedi ama önemli değildi. Ben kendi cevabımı kendim bulacaktım.

Eve gelir gelmez odama girip dolabı araştırmaya başladım. Neredeyse tüm kıyafetlerimi yatağıma fırlatmama rağmen gömlek hala ortada görünmüyordu.

"Hikmet?"

"Efendim?"

"Sanırım katil benim gömleğimi giyerek cinayeti işlemiş."

"Bu kadar salak olmasına sevinmeli miyiz?"

"Ya çok salak ya da çok zeki," dedim sesli bir şekilde düşünerek.

"Ah, sanırım babaannem haklıymış. Olan gerçekten geride kalana oluyormuş. Ben ölüp gittim ama seni de dertlerle bıraktım. Gerçekten yerinde olmak istemezdim."

O sırada daire kapısı açıldı. Annem ve babam gelmişti. Annem acıdan kısılmış gözleriyle bana baktı.

"Aldın mı kardeşinin eşyalarını oğlum?"

Hemen eşyaları onlara teslim ettim. Babam elimdeki cihaza bakarak "bu ne peki?" diye sordu.

"Önemli bir şey değil," diyerek hemen cebime attım.

Fısıldayarak konuştu. "Bak bir işler karıştırmıyorsun değil mi? Yüreğimiz başka sıkıntı kaldırmaz oğlum."

Bakışlarımı kaçırdım. "Hayır baba. Ben biraz hava alacağım," diyerek hemen kaçtım yanlarından. Hikmet'in babamın yanında sesini çıkarmaması bir mucizeydi. Belki de sadece benimle konuşmaya programlıydı.

"Babam mıydı?" diye sordu Hikmet.

"Evet. Annem için dik durmaya çalışıyor ama bence o daha perişan. En çok seni severdi."

"Bana da hep seni severmiş gibi gelirdi."

Aradan yirmi dakika geçmeden telefonum çaldı. Arayan babamdı.

"Çabuk buraya gel oğlum," dedi gergin bir sesle.

"Annem mi?"

"Hayır, polisler. İfade vermen gerekiyormuş."

Bir şey demeden kapadım. "Sence bu ne demek?" diye sordum Hikmet'e.

"Önce gömleğin kayıptı. Şimdi de polisler seni arıyor. Sence ne demek?"

Seçimin seni bekliyor

"" seçeneğinin seni nereye götüreceğini görmek için uStory uygulamasından devam et. Hikâye orada seni bekliyor.

Gökçe Üstündağ kaleminden diğer hikâyeler

Bunları da sevebilirsin